düş

Düşmek dengeyi kaybettiğin an mı, yere çarptığın an mı gerçekleşir? Henüz havadayken, belki de yere kapaklanmama ihtimali vardır diye mi ona düşmek denmiyor? Yoksa her şeyin başlangıcı olan harekete geçtiğin o ilk anla, ilk adımla mı başlıyor düşmek?

Fakat senin kucağına düşmek diye bir ihtimal; insan seviniveriyor.

Reklamlar

Aklın Dediğim

Bilebilseydim günde kaç kere aklına geldiğimi, çekidüzen verirdim önce harflere, hecelere, sonra kelimelere. Yanlış anlama diye manası olan heceleri bile yazarken yüreğim pır pır. Aklına geldiğimden o kadar eminim ki, kafanın içindeki resmim capcanlı karşımda. Sizler beni benden daha çok görüyorsunuz, sizler benim ruhumu benden daha iyi sezebiliyorsunuz. Ben sevmek ve sevmemek gibi iki duyguya hapsolmuş bir makineyim. İkisini pilim elverdiğince yansıtmaya çalışıyorum. Siz bir bakışta şıp diye bana bir sıfat yakıştırabiliyorsunuz, fakat ben sabahları aynada herhangi bi sıfatı hakedecek bir yüz göremiyorum. -Yüz yaşımdan beri göremiyorum aslında, parmaklarım dökülmezden evveldi güzel günleri fotoğraflayışım- Sana mutlaka bir fotoğraf yollamışımdır da, ben senin yüzünü tanımıyorum. Sokakta yanından geçip gidiyorum. Durup, adama bak, diyecek kadar bile vakit ayırmıyorum. Fakat aynısını sen bana, yüzümü bildiğin halde, ruhumu bildiğin halde… Ah. Aklına geldiğimi biliyorum. Evet hala hiçbir hastalığa kurban vermediğin bir aklın var. Evet hayalindeki kadar işlevsel kullanmasan da bir aklın var. Ve her ne kadar istemesen de o aklının bir köşesinde ben varım. Acaba deyip duruyorsun, sonra göğe bakıp gündüz vakti, başka bir galakside olabilir miydik biz diye soruyorsun. Yemin ederim sen bizi biliyorsun.

eksik bir şey

Hangi tıbbi teknoloji bizim “iç” dediğimiz yeri gösterebilir, iç’in içinde yanıp sönen, dönüp duran, kuduran ve ölmeyen, sürünen ve iyileşmeyen, iyileştirmeyen o kurt sürülerini, serçeleri sonra, sarmaşıkları ve dikenleri, fırtınaları ve sessiz iskeleleri, kayıkları ve helezonlara sebep küreklerini, hangi teknoloji gösterebilir bizim örtmek için hayatımızı harcadığımız sırları? Eğer tıbbın ya da herhangi bir adamın umurunda olsaydı muhakkak bir girişimde bulunulurdu. İç hastalıkları uzmanları neyin iç yüzünü ne kadar bilebilir? Korkuyorum bir gün içime doğru bakan bir aletle gelecekler ve orada ben dahil hiçbir şey bulamayacaklar diye. Korkuyorum bir gün içimde benden başka her şeyi bulacaklar diye. Korkuyorum bunların bir intihar mektubu olmasından. Korkuyorum avucumda titreyen güvercin boynu çıt diye kırılıverecek diye. Korkuyorum o güvercinin boynu olmaktan. Korkuyorum içimin canavarları bir gece nefesimle çıkıverecek diye. Korkuyorum sığınamamaktan hiçbir kovuğa, her kovuğun içinde başka başka gözler görürüm diye korkuyorum. Korkuyorum beni yanlış bilecekler diye, sevmeseler olur, sevmeseler olur, sevmesinler ama beni yanlış da bilmesinler, korkuyorum.

Kısa

Sakıncasından korkup yazmadıklarımızı hangi operatör doktor çıkaracak kaburgalar arasından. Kelimeler kaburgaların arasında kireç gibi, kelimeler öyle kolay sökülmüyor; anlamadı.  Anlamayarak katil olanlar hesabını aydıkları gün mü verecekler; anlamadı. Bu da onun ölme biçimi belki de beni öldüre öldüre ölecek;  anlamadı.

 

 

bazı şeyleri biliyorum

 

mesela bugün hiç aklına gelmedim, kıyısından köşesinden kenarından yöresinden geçmedim. Senin bandına erişemedim, senin ağın uzaktı düşemedim, bugün kalbini hiç işine karıştırmadın bundan o kadar eminim ki. Fakat kızgın mıyım, hayallerim mi kırıldı, büküldü? Hayır. Anlaşmamız böyle değil ki, (seninle anlaşmak ne güzel) birbirimizi üzmek ve kırmak ve yıkmak ve yıpratmak ve sıkmak gibi sonuçları olan bir alışverişte değiliz ki. Senden ne alabilirim? Sen benden ne alabilirsin? Görünürde nasıl bir alaka kurulabilir ikimizin arasında? Biz aynı kaldırımda çarpışmamak için kenara çekilmiş iki insanız, paltolu kollarımız bile değmemiş henüz birbirine. Bunca borçsuzluğun içinde herhangi bir fiziksel zorunluluk sözkonusu olabilir mi aramızda? Kalbim senin göğüs kafesinin içinde çarparken kim bilebilir orada atanın kimin nabzı olduğunu?
Okuyorum okuyorum ne yazmışsan okuyorum okuyorum orada mıyım diye okuyorum okuyorum okuyorum
çünkü bir şey kaçırmış olmaktan ölesiye korkuyorum korkudan ölebilirim senle ilgili hiçbir şey bilmeden yine de hayallerime sürülecek bir sim taneciği bile bulsam senin gözünden çekip alsam diye uğraşıyorum okuyorum okuyorum sen vermesen de kendini kelimelerin de sana değmiş diye okuyorum okuyorum okuyorum…

ve yine

seni anlamaya çalışmamakla senin beni anlamakla uğraşmaman ne büyük mucize. biliyor musun, dünyanın geri kalanıyla ilgilenmiyorum, belki buna sen de dahilsin. ben aslında senden ziyade ikimizin arasındaki o boşluğa hayranım, adına her ne deniyorsa. orayı bana versinler, gerisini seller götürsün. orası, o aralık, o mesafe, o bölge, o her neyse, ister kilometreler, ister milimetreler, ister hayali, ister madeni, ister yalnız haritada, ister ayakkabımın ucunda, ister kafamın içinde, ister kalbimin ortasında, her neredeyse orayı istiyorum. ne sen olabilirsin orada, ne ben, yalnızca aramızdaki şeylere ait bir diyar, ah ne güzel.

birikenlerden

Sen anlatmaya başlayınca omuzbaşına tünemiş tinkerbell gibi hissediyorum kendimi, periliğimi senin peter pan’lığına kurban ediyorum sırf hayaline ortak olabilmek için. Hem muhtaç, hem muktedir olunur mu aynı anda, olabiliyorum işte.
Bu senin huyun; sana ait anları beni de içine çekecek şekilde anlatmak. Fakat bugün, düşmemek, hatta yorgunluktan yığılmamak için tutunurken raylı sistemlerin birinde, boş kalan elim hikaye yazmakla meşguldü. İçinde muhayyel, tahayyül, hülasa geçen bir şeyler yazdım, tekinsiz mahalleleri ışıktan bi güvenle geçiyorduk o sırada. Yazdım, yazdım, fakat sonra, en nihayetinde yazarak neyi anlatacağım dedim, sen okumadıktan sonra neden yazacağım, okumuş olsan misal, bal gibi bildiklerimizi gene bilmezden gelmeyecek miyiz sonunda?

Akış

.cümlenin sonuna nokta koyduğumda kendimden korkuyorum; camın arkasındaki koyulukta gözbebeğimi gördüğümde, bebeğim, akışkan bir hatırayı titretiyor şimdi, öyle ki, hikayelerin aslında hiç başlamayıp hep devam ettiğini, sonların birbirine ulanarak uzun tespihlere dönüştüğünü, tespihleri çekenlerin sadece gerçekleşecek şeyleri dilediğini, bu sarmalın içinde birilerinin mutlaka mesut olduğunu, fakat gerçekleşen şeylerin mesut edecek şeylerle aynı olmadığını, fakat gerçekleşene razı olmanın illa ki bir saadet getirdiğini, düzenin bu saadetle bir ilişkisi olduğunu ve tüm kainatın akışkan, hudutsuz bir hatıra olduğunu düşünüyorum, cümlenin sonuna da nokta koymuyorum

5 yıl öncenin taslaklarından

gözümüz

“yakını görmek istemeyen gözler komisyonunun yaptığı açıklamaya göre aslında her göz yakını göremez, muhakkak ki büyütür, öyle iletir bilgisini, bu iyi olsun kötü olsun farketmez, her şekil gerçek hacminin yüzlerce katı görülür. gerçek boyutlarla karşılaştığında, ki bu basit fakat başvurulmak istenmeyen bir tedavi yöntemiyle halledilir, insan kendini kandırılmış hissedebilir. oysaki öyle değil, gözünüze yüklenmeyin, o da sizin görmek istediğinizi iletiyor.”

beş yıl önce başlayıp yayınlamadığım bir şey… bu deneyimin lezzetini anlatamam. epeski taslaklar bana epeski birinin mayasını çalıyor gibi.

beş yıl insanın bir yaşam dilimini hatıraya dönüştürmek, o dönüşen hatırayı unutmak, hatta çoktan unutmuş olmak için uzun bir süre…