seyirlik

canım, sen bir ömür seyirlik, fakat hep bir çerçevenin ardında, ah hep orada. tebessümünün sebebi değil fakat duacısıyım, ah bir ömür öyle bir yüzle, ah karşı karşı, hayır hayır değil, başka bir gözbebeğine yansımış dudağının kıvrımı, bense diğer yakadayım. canım, başka bir galaksi arıyor gibi gözlerim gece göğünde, geceleri senle ben olabiliyoruz bir yerlerde, sen sırtüstü dinlenirken ben dikenüstünde, ben hayal kurduğumu kimseye sezdirmeyeyim diye, ah ben ne yalanlar, sana değil de, kendime, kendime…

 

 

eşik?

ayakkabım hep aynı yere çarpıp duruyor, ayakkabımın önü yenik, eşik, sen niçin hayatımın girişi değilsin de kendisisin?

eşik, ben sana her seferinde inanıyorum, çünkü güzel diye bildiğim bir şeylere benziyorsun, kurabiyenin kendisinden daha güzel kokusu gibisin eşik, neden seni aşmama izin vermiyorsun?

 

Çok Ben

Günler uzuyor ve günler kısalıyordu onu düşündükçe. Onu  yalnızca düşünerek büyütüyor ve küçültüyordum; büyütüp tüm hayatıma katarken küçültüp manen değil madden hissedilecek bir şekle sokup içimde taşıyordum, öyle ki yürürken içimde hop ediyordu, yatarken onu ezmemeye gayret ediyordum, daima soluk borumun tam ucunda, boğazımda hissediyordum onu, canımı almaya tam yetkili bir memurdu; varlığı ve yokluğu ölümümün tek sebebi olacaktı.

Kısa gün, upuzun o upuzun.

Uzun gün, kıpkısacık bi an, bi küçük bakıştan ibaret.

Hayal değil, hakiki bir hayat bu başladığım. Amin.

 

 

sayık

başa dönülüyor hep, apartman hasar aldığında temeline yapılan müdahale gibi, doğum kordonundan alınan kök hücreyle şifa bulmak gibi en başa, ilk güne, ilk acıya, ilk felakete, ilk hayal kırıklığına sığınılıyor ki oradan çıkışın formülü yeniden uygulanabilsin, yeni bir şifa bulunabilsin, eskisine benzer bir sıhhatle ayağa kalkılabilsin.

ayakta olmayı arzuluyor muyum?

bilmiyorum.

yerde olmayı arzulamadığımı biliyorum.

kestik.

iki çizgi o kadar

bu neden ve nasıl oluyor bilmiyorum, sözleşmeden, anlaşmadan, bambaşka evlerde aynı his üzere buluşmayı nasıl başarıyoruz? hisler birer oda olsa, aynı odada, ah senin dudağına sürülmüş karbondioksit benim gözlerimden bir film şeridi gibi geçse, filmde senle ben iki iz gibi apartman duvarında yanyana, taşınırken çizmişler bizi bir kanepenin ayağıyla, aynı ayak iki kere ileri geri, aynı ahşap aynı betonu iki aynı çizgiyle, aynı dertle aynı ritimle üstelik, film orada bitiverse, başı ve sonu ikimizin yanyana iki çizgi olduğunu söyleyen bir hikayesi olsa sadece, birleşmek de ayrılmak da yok.

galiba en çok bununla teselli buluyorum. sen var. ben var. bu kadar.

Kısa Kısa

İfşa. Hastalık derecesinde ifşa. Halbuki ben seni sakladığım kadarım, sen benden sakındığın kadarsın, o içte bıraktığımız yer kadarız, gerisi gösteriş. Ben sana ikimizin arasındaki boşluğa aşığım diyorum, sen o boşluğun hudutlarını çekiştirip uzaklara taşıyorsun, kutuplarda benim omzum, ekvatorda senin omzun, oysaki aramızda bir karınca başı kadar yer kalmalıydı. bırakmadık.

 

 

zooloji ve ben

Balık her şeyi bilir, kedininse merakı mevtine sebep olur. Balık bilir ve unutur. Kelebekse bi günlüğüne hatırlar ve belki de sırf unutmaya yaşar. Balık için aşk, bilmekle unutmak arasında bir pinpon maçı, güvercin için sırf nakarattan oluşan bi şarkı.
Benim için mi? Biliyorum, unutmuyorum, hatırlıyorum, tek sen, gerisi ölüm.