
“… bir de, sizi tuzağa düşürmek için geçmenizi destekleyerek ananızı bellemeye çalışan yeşil ışıklar vardır. ben her zaman kırmızı ışıkta karşıya geçerim…”
Emile Ajar { Yalan-Roman’dan}

“… bir de, sizi tuzağa düşürmek için geçmenizi destekleyerek ananızı bellemeye çalışan yeşil ışıklar vardır. ben her zaman kırmızı ışıkta karşıya geçerim…”
Emile Ajar { Yalan-Roman’dan}

hava tahmin raporları müjdeledi hislerin değişeceğini, evet, bu nice yazarın sığındığı bir rasathane saçağıydı sanki de, kulak misafiri oldukları her şeyi hislere yükleyeceklerdi, gözlemledikleri her gök olayına bir başka şeymiş gibi bakacaklardı. sonuçta yazan adamın işi uydurmaktı, yalan söylemekti, iftira atmaktı, öyle değil mi! gökler ağlar, bulutlar karalar bağlar. başka yalanı kalmamıştı onların, benim de başka yapacağım hakeza. yine de şu açıklamayı yapmak boynumuzun borcu: üzgünlüğümüzün meteoroloji olaylarıyla hiçbir ilgisi yoktur.
foto: G
Ölsen bu kadar olmazdım,iyi mi!

Gelmesi yasak buraya, kapıdaki çivi yazısından belli değil mi bu, tabelayı okuyamıyor musun: Gelme! En iyimseri bendim bu sirkin, bak ben de çıktım kabuğumdan, attım patikleri ayağımdan, gişede bilet kesiyorum. Mazi, mazide kalan o kedimerdiveni hayal, o dişgıcırtısı uyku, o hanımeli bahçe, o biber kızartması koku açsam çekmecemden fışkıracak sanki, kağıtlara yapıştırmışım hepsini. Ertelediğimiz o vapur seyahati kestiğim her bilette biraz daha belirgin; bir el öpüşü mesafede, bir çay içimi zamanda buluşamadık iyi mi!
O adamın öldüğü kadar varmış, kadının delirdiği kadar, kedinin kudurduğu kadar! Neymiş bu yahu, düştüğüm kuyunun susuz olması mı dipsiz olması mı korkuyor beni, şimdi onu düşünüyordum işte, tam da ayağım kaymışken! İpe tutsam, iplemiyor beni, elimi yalayıp geçiyor, yakalayamıyorum!
yemin ederim,
bu kez hata benim değil, yemin ederim.

japon balıkları suyun yüzeyine çıktılar merdivensiz, ölü mü onlar? ya sen sevgili cambaz, hangi musallanın başında bekliyorsun kendi cenazeni? petrole bulanmış karabatak kaç metre derine inerse bu bir intihar sayılır? nükleer bir santralden ancak kanserojen bir mezara telefon bağlanırmış, doğru mu? peki hangi hesap numarasına yatırmam gerekiyor kiralık katilimin haracını? biraz karamela, biraz kahve karşılığında satamayacağım organım yok, sahi, böbreklerim celladıma hayat verdi mi, hayati tehlikeyi atlattık mı ikimiz de?
ya da bırakayım akvaryumları denizatlarına, sorayım esas soruyu: öldün mü sahi, sahi öldün mü?

“…Eşsizliği şurada; beni anlayacak kadın daha anasından doğmamıştır diyordum; bu anladı. Ben gayri eve barka sığmam diyordum; bu sığdırdı. Benim gibi eyvallahsız erkek gerekirse dişisiz de yaşar diyordum; bu, ayıbımı yüzüme vurdu. Daha bunlara benzer bir sürü şaşkınlık, huylanmalar içinde bocalarken kendimi sıcacık, menevişli, bahçemsi bir yerde buluverdim. İnsan kısmına aşk nasıl da yaraşıyor…
…Bu işin sonu nereye varacaktı? Şuraya belki: Günün birinde sersefil yapayalnız kalıverecektim. Fabrikası top atmış bir yığın anı…Yorgun, ileze bir yürek…Kendini ölesiye harcamışlığın kıvançla, böbürlenişle karışık pişmanlığı, yoksulluğu…Ama ömrümde öyle bir sekiz ay olacaktı ki! Beni o sekiz aylık hayatımla anacaklardı. En gerçek kusurlarım, gocuntularum hep o sekiz ay içinde… O sekiz ayın dışındaki davranışlarımdan sorumlu değilim. Mezar taşımda o sekiz ayın kısacık öyküsü yazılı. Şu yıkılası dünyada sekiz aylık bir ömür sürmüşüm: Nigârlı ömrüm!
Metin Eloğlu { Enayilik adlı hikayesinden}
foto: VULV

“… Gel istifi bozma; dostluk için biçilmiş kaftan bu kadın; Hidayet’in yerine oturtuver. Kimbilir nice felaketlerden arta kaldı; senin ince ruhunu okumakta güçlük çekmez. Koşacağı tek şart; kendisine karşı nazik, vicdanlı ve samimi davranmandır ki eh, başka türlü olmak da zaten elinden gelmez. Bakarsın ufaktan ufaktan bir aşk peydahlanır aranızda. Üç gün, beş gün birbirinizi gerçek inançlarınız, huylarınız, değerlerinizle tanımaya yeltenirsiniz. Aklınız kesince de nikahlanırsınız, olur biter. Baksana, karının iyi kötü bir ticarethanesi de varmış: su, tütün, gazete, piyango bileti satan bir köşebaşı dükkanı. Aydan aya 250 liracık da mı getirmez yani. Gül gibi geçinir gidersiniz işte… Madamın evi herhalde denize yakın bir yerdedir; biraz ötesi masmavi uzanır gider… Üst katta ışıklı bir oda. Altı tane penceresi var odanın. Senin yazı masan sağdan ikinci pencerenin önüne düşüyor. Sabahları uyku sersemi, iki saat kadar orijinal bir tiyatro eseri üzerine çalışıyorsun. Eser iyi gidiyor. birinci perdenin üçüncü tablosu bitmek üzere. Gülseren, yani piyesteki kız, Müştak Bey’in kızı, Rıdvan’ın gri tahrirli gözlerine, mirasyediliğine, Amerikancalı konuşmasına kanıp, iffetini, asaletini ayaklar altına aldı mı? Tamam! Beni dinlersen bu tabloyu daha fazla uzatma. Altı pencereli odanın bitişiğinde sekiz pencereli bir atölyen var. Kırk beş dakika kadar resim yapacaksın. Saat tam 12′de sofraya çökeceğimize göre madamayı bekletmeyelim. Çalıştığın peyzajda pembeler, filizler, boncukmavileri… Mübarekler sanki içinin aynası. Ağaçlar önümüzdeki sonbahara zeytin verecek. Gökyüzü sahiden gibi. Artık o eğri büğrü resimlere paydos…”
Metin Eloğlu { Hikayemsi adlı hikayesinden }
foto: VuLV

romanımızı mı yazacaksın sen, cümle bile kuramazken karşımda, beni ipten aşağı mı düşüreceksin, dengeni bile koruyamazken? endişelerinde haklısın, benden sana hikaye mikaye çıkmaz, daktilonu al da git edizhun: mevsimnormallerinde seyrediyor hava, güllük gülistanlık, yer yer parçalı bulutlu ama normal hepsi, sana malzeme olamayacak kadar normal! madem yazmaya korkuyordun, neden geldin cambazhaneye, neden ipe adım attın, neden taşınmadın çatı katına, neden hayalhanendeki kadınlarını yazmadın, neden kızların en cambazına yanaştın? ölene kadar ip üstünde dolanacaksak böyle, sen bir uçta, ben bir uçta, böyle uç uca bakışmak, yer yer takışmak sana yetmezse, dedim ya, daktilonu al ve git!